Seçtiğini Sandığın Hayat!

Şu an yaşadığın hayatı sen mi seçtin, yoksa sadece çok mu mantıklıydı?

 

Öğle yemeğinden üzerindeki kazağa,

okuduğun bölümden kullandığın arabaya…

Gerçekten senin istediğin şeyler mi,

yoksa sana en doğru görünen ya da gösterilen seçenekler miydi?

Zamanı biraz geriye sararsak,

şu an bulanık olan bu sorunun cevabı yavaş yavaş netleşecek.

Lise yıllarımıza dönelim.

İlk yıllar…

Sınav kaygısının olmadığı, herkesin rahatça konuşabildiği,

neredeyse hepimizin aynı hayatı yaşadığı zamanlardı.

Son iki yılda, özellikle son sınıfta üçe ayrıldık.

Sınav kaygısı yüksek olanlar…

Teneffüslerde seninle yürüyen arkadaşın artık sınıfta test çözüyor.

Çıkışta birlikte dönemiyorsunuz çünkü dershaneye gitmesi gerekiyor.

Sürekli bir yetişme telaşı içinde.

İyi bir sıralama isteyen ama henüz zamanı varmış gibi hissedenler…

Hem eski rahat günlerin içinde kalmak isteyen,

hem de içten içe kaygıyı hissetmeye başlayanlar.

Ve bir de henüz ne yapacağını tam bilmeyenler…

“Güzel bir üniversite hayatım olsa ne kadar güzel olurdu” diye düşünen,

ama nereden başlayacağını bilmeyen,

çalışıyormuş gibi yapıp sınavdan emin çıkan,

sonuç günü hayal kırıklığı yaşayanlar.

Hepimiz bu üç gruptan birine dahildik.

Ama hangi gruba dahil olacağımıza gerçekten kendimiz mi karar verdik?

Ailelerimiz, arkadaşlarımız, onların aileleri,

çevremiz…

Sence ne kadar etkiliydi?

Gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim:

Çok büyük bir paya sahipler.

Çalışma sürecinden, seçtiğimiz bölümlere kadar…

Bunu sadece gözlem olarak söylemiyorum.

3 üniversite ve 2 bölüm değiştirmiş biri olarak,

birebir yaşadığım bir durum.

Ve etrafımda farklı hayatlar yaşayan insanları izlediğimde,

aynı şeyi tekrar tekrar gördüm:

Bu farkındalık çoğu zaman üniversitede ya da mezuniyetten sonra geliyor.

Elbette geri dönüş her zaman vardır.

Ama kolay değildir.

Cesaret ister.

Körü körüne bir cesaret değil…

Gereken sorumluluğu alabileceğine inanmak.

“İnsan Kendi Sesini Ne Zaman Kaybeder” yazımda şöyle demiştim:

“Başkalarının sesini kendi sesin sandığın an… en tehlikelisi de budur.”

Şimdi bunu daha net görebiliyoruz.

Seçimlerimizin hayatımızdaki yerini…

ve bu seçimler başkaları tarafından yönlendirildiğinde neye dönüştüğünü.

Çevre kadar güçlü bir etki daha var:

Sosyal medya.

Herkes en mutlu anını paylaşır.

Sabah kahvesi, huzurlu bir masa,

tatiller, gülüşler…

Her şey yerli yerindedir.

Bir an içinden bir ses geçer:

“Ben geri mi kaldım?”

“Yanlış mı seçtim?”

Bu sorular sana ait değildir.

Ama herkes o kadar benzer şeyler yaşıyormuş gibi görünür ki,

bir süre sonra sana ait gibi hissettirmeye başlar.

Ve en tehlikeli noktaya geliyoruz:

Mantıklı kararlar.

Hemen fark edilmez.

Tatmin duygusu yüksektir.

Güvenlidir.

Daha az risklidir.

Daha “doğru” görünür.

Sen de onu seçersin.

Bir gün durup şunu düşünürsün:

“Ben bunu gerçekten istiyor muydum?”

Bu sesi uzun süre görmezden gelebilirsin.

Ama susturamazsın.

İnsan yanlış hayatı yaşamaz.

Ama kendine ait olmayan bir hayatı yaşayabilir.

Dışarıdan bakıldığında her şey doğru görünür.

Ama içerde bir huzursuzluk vardır.

Sebepsiz gibi duran bir rahatsızlık…

Aslında sebep çok nettir:

O hayat sana ait değildir.

Kendi hayatını seçmek istiyorsan,

önce kendi sesini duyman gerekir.

Bir gün durup

“Ben ne yapıyorum?” diye sorguladıysan…

zaten ilk adımı atmışsındır.

Zor olan kısmı geçtin.

Geriye kalan:

Sorumluluğu almak

ve içinden gelen,

sana ait olan yolda yürümek.

Belki de mesele kendi hayatını yaşamak değildir.
Mesele, sana ait olmayanı fark etmektir.

 

Said Enes Akdaş

18.04.2026

İlginizi Çekebilir;

07.03.2026

Yalnız Değil, Tek Başına

Star
21.03.2026

İnsan Kendi Sesini Ne Zaman Kaybeder?

Star